kuştüyü

Yılından emin değilim, berbat ötesi bir hafıza (bütün yazılara klasik böyle başla sen…).

Parmak hesabı geri gidebilirim fakat önemi de yok. Fakat burada yeni olduğum yıllar. Hayat arkadaşım var; henüz ismi hayat arkadaşı olmamış. Kendi yağımızda derler ya, sağdan ittirip, soldan sıkıştırıp, üstten bastırıp adım adım ilerliyoruz. Başlangıç sancıları, ilk adımlar, yeni kapılar… olacak, ha gayret olacak yıllar.

İlmek ilmek derler ya… öyle oluşturuyoruz, öyle örüyoruz örtüyü. Ben yarım getiriyorum, o bir. O elde birşey yok derse, ben buluyorum yolunu. Nohut oda, bakla sofa mutluluk hikayesi.

Evimizin içinde kendi düzenimi kurmak, kendi küçük kulübemi yaratmak için almak istediğim bir eşya var. Saçma sapan birşey belki ama hayalim. Bulsam, alsam, salonuma koysam, sonra orada çalışsam, silsem, temizlesem, yerleştirsem… hergün uyandığımda önünde otursam…… Güzel haberler alsam….. diyorum. Saçma ama var işte hepimizin saçma takıntıları.

Bütçede olmayan, vakti gelmemiş, sırası değil bir kapris parçası. O zamanların favori zaman öldürme makinesi Ebay’e giriyorum.

Eskilerine bakıyorum. Hakiki fiyatının üzerine antik kisvesi altında kuş kondurmuşlar; vintage etiketiyle bindirmişler…. yenisine hiç girmeyelim…. fahiş fiyat. Zanaatkar işi bi’şey. Eminim fabrikasyonu var ama bu nedense Doğu bölgesinde yaşayan Amish’lerin sıklıkla, elle yaptıkları bir parça…. İnce hesap mesap gerektiriyor sanırım. AIibaba da yok ki Çin’den alalım…. hayır, Çin’den alsam da kol boyu yol parası, gümrük vs… Kendi 3, astarı 33 bi’ vaziyet.

Velhasıl…. bırakıyorum işin ucunu…. diyeceğim sanıyorsun.

Nerdeee?

 

Oğlak.

 

Yapana kadar vazgeçmek yok. Ya olacak,  ya olacak. Ya alacağım, ya o kedi buraya gelecek.

De, o kediyi getirtmek icin $1500 nerede?

Kısa süre sonra, haftalık ev alışverişini yapmak için aylık ev doldurduğumuz koca bir markete dalıyoruz. Buranın en büyüğü. Dünyanın da en büyüklerinden. Ucu bucağı görünmeyen bir warehouse, çamaşır makineleri üstüste dizili, brokolinin yanında inek postu, kuru kayısının bitişiğinde de 25 kiloluk Yasmin pirinç var.

Koltuk, whisky, havlu, karides, şampuan ve LP televizyon. Anladın nasıl bir yer, herşey inanılmaz ucuz ve buna rağmen kasada normalın 4 mislini bırakıp çıktığın megamarketlerden!

Kallavi boy alışveriş arabasıyla oradan oraya salınırken “Sen Advil’i kap, ben de lazanyayı, kasada buluşalım… o zamana kadar özleme beni aşkım, tamam mı?” tadında ayrılıyoruz.

2 koridor, 3 meydan sonra …. ingh…. kilitleniyorum.

Karşımda!

Gördüğüm antika kardeşlerinden daha heybetli, vintage abilerinden daha sağlam.

Amish’lerin yaptıkları ne ki? Bunu olsa olsa uzaylılar yapmıştır. Rengi? Ahhhhh rengi!

Nefesimi tutuyorum.

Kasaya yollanıyorum. Söyleyeceğim, buldum, diyeceğim, almak istiyorum diye mahsunca gözlerine bakacağım lakin….. yok ki para?

Ki hani bu arada, mucize kabilinden, online bulduklarımın yarısından daha da ucuz.

Sadece $600.

Yuh! $600.

Hatırlıyor musun, bunca zamandır kendime baktığım parçayı? Orada, vitrinlerin yanında buldum. Çok güzel. Mutlaka bitmeden geri gelip almalıyım. Ahhh, çok güzel çokkkk!

Nerede? Bana da göster, diyor. Yanına gidiyoruz. Ben hala The 5th Element’ta Leeloo’ya rastlamış Korben Dallas gibi bakıyorum olaya.

Aptala dönmüş vaziyetteyim.

Bak, diyor, ne diyeceğim. Ben senin için yarısını ödemek istiyorum!

İyi de buna izin veremem ki! Yani bu benim istediğim birşey; alabileceğim zaman geri gelir alırım.

Ama ya kalmazsa? Burada bu tip şeylerin ne kadar kısa süre dayandığını ve sezon malı gibi sonra tekrarının olmadığını biliyorsun. Gel yarısını benden hediye olarak kabul et, lütfen!

Karnıma ağrılar giriyor. İsteyememeyi çoktan geçtim, almama, alamama huyum var.

Tekrar bakıyorum parçaya.

Ahhhh rengi!

Tamam diyorum nefesimi tutarak. Ama akşam 7. Bu hiçbir arabaya sığmaz. Olsa olsa kamyonet, o da belki. Nasıl yapacağız? 9’da kapanıyor burası.

Arkadaşı ararız, diyor. Gelir bize yardım eder……

Gelir mi?

Geliyor.

2 kutu halinde ambalajlanmış koca parçayı, insan üstü bir kuvvetle araca yüklüyoruz. Herşey OK de, biz bunun bu kadar ağır olacağını hesaplamamıştık be kardeş!

Yeni evine geçen gelin gibi karşılıyorum onlardan önce varıp eve. Dış kapılarda bekliyorum. Bina kapısını aç, kenardan don… dikkat, yavaş, çarpacaksınız…. az sola döndür…. tamam şimdi yan çevirin…. hah tamam…. tamam da evin kapısından nasıl girecek?

Önce alt parçası, sonra dev üst parçası kapıdan giriyor. Tam şuraya, diyorum. Tam tam tam…. tamam. Süper! Ellerinize sağlık!

Gözlerim parlıyor. Altı aylık bir arayış, macera, ve tek gecede mutlu son

 

….. ve kalakalıyorum bir anda.

$300 verdim!

Ben buna $300 para verdim. Ben şu anda cebimdeki son kuruşu, belki ay sonu kiramı verdim. Aklım başımdan gitmiş ama…. hiç sırası olmayan bir masrafı….. ahhhhh…. nasıl bir şuursuzluk bu Allah’ım! Ben bu kapris uğruna n’aptım???

…….

Salonun içinde salondan büyük parçam….. ben….. yüzlerce koruyucu karton, plastik, köpük parçası….. Eve taşıyan 2 erkek kan ter içinde koltuğa yıkılmışlar; içlerinden küfür etseler de, erkekliğe bok sürdürmeden içeri taşımanın haklı gururu içindeler.

Kendi suratımda ise taaa soldan saga “İyi bok yedim” ifadesi.

Nefes almak için, “Siz dinlenin, ben çöpleri çıkarayım” diyorum. Eğil, kalk, topla, birleştir, gecenin 11’inde büyük çöp konteynerine çıkarmak için ayağıma ayakkabıları geçiriyorum.

Binadan çıkıp köşeyi döneceğim. Ortalık zifir zindan, in cin 2 kale. Döke saça konteynera varıyorum ama mecburen atar atmaz tekrar geri dönüp yerdeki parçaları toparlamam gerekiyor. Onu al, bunu toparla….. hah bunu da kaldır derken elime bir rulo geliyor. Karanlık dedim ya… o kadar da karanlık değil. Para bu! Kör olsa anlar yahu!

Amerika’da ilk reaksiyonum kamera aramak. Sağa bakıyorum, sola bakıyorum….. araba yok, ruh yok ki …. ne kamerası? Biri düşürmüş diyorum fakat neticede para. $20…. ya da biraz daha fazla. Toparlak birşey.

Etraf bina dolu, gidip kapı çalıp , para düşürdünüz mü desem “Evet” diye teyid edecek 800 daire filan var, sokak boylu boyunca bina.

Vicdan mı yapayım diyorum…. yapmamaya karar veriyorum. Parayı alıp eve giriyorum. Elim cebimde…..

Ya, diyorum, kapının önünde para buldum…. bir ceplerinize bakar mısınız, para düşüren var mı?

Hah, iyi ki buldun, kesin benimdir diye atlıyorlar tabi fakat adamlar canım, ciğerim…. Yok, diyorlar, benim değil….. benden de değil…..

……………………..

 

Ondan sonrası saçma sapan bir hikaye.

Tam 8 sene sonra çok benzerini yaşadığım, bu sefer bildiğim şekliyle hayatımın en büyük darbesini aldığım senaryoya eşdeğer birşey.

Aynanın önünde cebimden parayı çıkarıyorum.

20

20

20

20

20…….

20

20

20

20

20…….

20

20

20

20

20…….

Üçyüz dolar……

 

……..

Ara ara yolda durup bazı şeylerin gerçek olup olmadığını tartıyorum kafamda. Ansızın Amerikan bayrağını farkedip, “Nasıl yani?” dediğim oluyor 25 seneden sonra. Sızmış oğlumu yatakta düzeltip örtüsünü örterken, koklayarak öpüyor, sonra da “Bu nasıl benim olabilir?” diye bakakalıyorum. Tıklım tıklım, cehennem parking’de tam asansörün önünde park yerini bulmayı geçtim, havsalayı zorlayan tesadüflerden bahsediyorum.

Küçüklüğümden beri peşimi bırakmayan…. aniden önüme düşen, çıkan, atlayan…

Sağ omuzumda bir kuştüyü var onun için.

Unutması mümkünmüş sanki gibi,

onu unutmamak için.

Sizinkini de yoklayın ara ara.