Yazar

Kalbim atmadan yazamadığımı keşfettim üç beş sene önce.

Kalp atması. Malum… nefes almaktan bahsetmiyoruz burada.

Birşeyi, birini istemek gibi.

Beklemek gibi.

Düşündüğünde gülümsemek gibi.

Yazar olsam, bildiğin açım.

……………

Bir kilo elma siparişi verir gibi konuşanlar var: “Yaz!”.

Yazayım da kardeşim, ne yazayım? Zaten günlük hayat içinde manasız bir koşturmaca var. Zaten bahtsız Bedevi gibi başıma gelen saçmalıklardan ötürü bu dünyada seçilmiş filan olduğumu düşünüyorum. Zaten benim 7 metrekarelik hayatımda yaptıklarım kimi ilgilendirir ki yazayım?

Düşüşlerim var herkes gibi. Bittiğim, tükendiğim, bir adım bile atamayacağımı hissettiğim derin çukurlar.
Kapalı kapılar, düz duvarlar, oksijensiz ortamlar.

Hah, onları hiç yazasım yok….. 3 günlük dünyada, sonunda herkesin ağladığı Çağan Irmak filmlerini bile prensipte seyretmeyi reddeden bir insanken kendi derdimle elalemi niye gereyim…. diye düşündüğüm.

Mutluluktan tırlattığım zamanlar? Birkaç yazacak oldum, alaturkadan hisse almış tüm arkadaşlar “Kızım, yazma bunları, nazar değecek” şeklinde daldılar ortama.
İşini yazma, arkadaşlarını yazma, eğlendiğini, gezdiğini, iyi olduğunu yazma……
ki en leş noktasıdır bu bizim kültürün.
Nazar değer, söyleme!

Ne kaldı geriye…..

Döndüm baktım dün gece. Bakınca tekrar farkettim ki, kalbim atınca yazabiliyormuşum ben.
Ne olduğu önemli değil, kelimeler güzel dökülüyormuş ellerimden.

Yazmak ne kelime?

Dere, su çay, ırmak, nehir, şelale… hepsi Pasifik’e.

Deniz, derya.

Kelimeler göğüs kafesime, beynime, bedenime sığmıyor; ellerim sürekli klavye üzerinde…

Tanıyan 3 arsız arkadaş sorar şimdi, ‘O zaman senin sürekli yazıyor olman gerekmiyor mu?” diye.

Hah, işte o da barometre. Artık hangisinin gerçek hangisinin sahte olduğunu klavyeye dökülenlerden anlıyorum.
Kafa daldan dala atlasa da…. yazamamışım birkaç yıldır.
Yayın, kesin bilgi.

….
Öğretilen birşey değil bu…. bana göre. Okulda yazı şöyle yazılır, böyle derlenir toparlanır diye öğretmediler, Öğrettilerse de kompozisyon denen giriş, gelişme, sonucu verdiler elimize. Gireceğin yoksa, geliştireceğinden bi-habersen, sonuç her zaman elde var sıfır ise, ne yazacaksın?

Ya onlar öğretemediler, ya da ben çok kaz kafalıydım. Savunacağım fikrim, anlatmak istediğim bir olay veya içimden geçenler yoksa ne anlatacağım ben? Elinize verilen her konuyu başlayın, geliştirin, bitirin deseler olsa olsa mekanik, donuk, kelimelerin birbirine teğet geçtiği cümle birikimleri çıkar. İçine bassanız bile ıslanmayacağınız.

Ama bana, onu aniden karşında görünce neler hissettin diye sor….. onu kaybettiğin zaman nasıl acıdı diye sor…. sende ne iz bıraktı diye sor…. sonra sustur susturabilirsen.

“Sus, Allah peygamber aşkına sus!” diye para verirsiniz üstüne.

Birkaç hayata yetecek olay yaşadığımı düşünüyorum bazen.

Çeyrek asırda bildiğim, bulduğum, anladığım, gördüğüm herşeyi geride bırakarak hayata okyanus aşırı yeniden başlamak….

Hayat ikiden ibarettir diye kontratla başlamak.

Kendi canından vazgeçerek başlamak… bir daha başlamak…

Kontratı bozarak yine başlamak…

Hayatının gözlerinin önünden film şeridi gibi geçtiği Oscarlık bir trafik kazası sonrası bonus başlamak…

Deli divane sevdiği insanları son bir kez göremeden uğurlamak; 40ından sonra hayatta ne işe yaradığını farketmek; malzemesi insan olan bir işle tekrar başlamak…

Çok sevmek.

Çok çok çok çok sevmek.

Deli gibi, çılgın gibi, köpek gibi,

it gibi sevmek.

“Yanlış bu… çok yanlış” diye yargılayıp, aynı yanlışların dibine vurarak yanlışın insana ait olduğunu öğrenerek başlamak.

Bununla birlikte yanlış işe, yanlış ortaklığa, yanlış aşka başlamak…

Öğrenmek, düşmek, kalkmak, bir daha öğrenmek, kanamak, susamak, ağlamak, bir daha başlamak, bitmek, tükenmek, bir daha başlamak…

Sonunda da hayatın sonlardan değil başlangıçlardan oluştuğunu öğrenmek…

………

Kalbim atmadan yazamadığımı keşfettim üç beş sene önce.

Kalp atması. Malum… nefes almaktan bahsetmiyoruz burada.

Birşeyi, birini istemek gibi.

Beklemek gibi.

Düşündüğünde gülümsemek gibi.

Sustur susturabilirsen.