evelallah

Saat kaç bilmiyorum tabii. Duvardan duvara sekerek geçiyorum bebeğin odasına. Günlerce, haftalarca, ayyyylarca suren bir maraton. Ağladı mı ya aç, ya rahatsız, ya ilgi bekliyor… Bir derdi var kısaca. Ben de ilgi göstermek için canımı vermeye hazırım. Ama gecenin 3’ünde mi yani?

Beşiğine doğru eğiliyorum. O saatte ayakta durma çabası işte bizi o bıkkın hale sokan. Bel iki büklüm, emzik vermeye çalış; olmadı bir biberon dene. Mama veriyorsan vay haline. Mutfağa gidip onu hazırlaman, bebeğin içebileceği ısıya getirmen de gerekli tabii. Emzik, meme, mama… Her neyse susarsa iyi. Ya susmazsa? Sadece haykırışlarından anlamanızı istiyorsa derdini?

Çok mu sıcak?

Soymalı.

Çok mu soğuk?

Belki bir kat daha giydirmeli.

Yedikleri midesinden geri mi geliyor yoksa? Benim yediğim balık olabilir mi? Offf, keşke yemeseydim. Hala ağlıyor… Saat 4 buçuk.

Kaçan uykuların arasında ne sorunlara ne çözümler buluyor insan. Ne çareler getirebiliyor durumlara. Ne cin fikirler, ne gülünesi kısa makaleler yazıyor aklının köşesinde – tek kelimesi sabaha hatırlanmamak üzere. Hani yani, ha gayret dünya barışına bile katkıda bulunabilirsiniz gecenin sabaha çalan bir vakti. Oscar kazansanız kimlere teşekkür ederdiniz? Veya Barbara Walters’ın yerinde olsaydınız neler sorardınız o beş para etmez politikacıya? Martha Stewart içeri girmeyi hakkediyor mu? Cem Uzan paraları nereye zulalamış olabilir? Kerry mi, Bush’a devam mı? Bana ne?

Sonra yatağında iç çekerek dönen ve dünyanın en mutlu uykusuna geri dalan bebeği görüveriyorsunuz. Öyle bir iç çekiş ki… Sizin düşündüklerinizden habersiz, dünyadan habersiz…. Olacaklardan, vereceklerden, ozondan, azandan habersiz bir yaratık yatıyor önünüzde. Bakıp mutluluktan ağlamak istiyorusunuz. Öyle ya, madem uyanmışsınız, madem uyku da kaçmış… Bu kadar büyük bir masum güzelliğe bakıp ağlamaktan daha faydalı ne yapabilirsiniz ki?

Birkaç zaman önce buradaki yalnızlığımızı ve hayatların daha zor olduğunu filan yazmıştım ya… Aslında (yine bir uykusuz gecede) düşündüm de… Bu insanda daha farklı tatminler yaratmıyor mu?

Bizleri büyüten analarımız “barley”, “oat” ve “wheat” farklarını öğrenmek durumunda kaldılar mi? Hangi dili konuşacağımızı düşünüp, ve bunu bize nasıl konuşturacaklarını düşünüp üstüne üstlük dert ettiler mi? Büyüklerin, anne ve kayınvalidelerin kaynattıkları lohusa şerbetlerini bize kaynatan oldu mu? Ya buğdaylık?

Her soruna çareyi kitaplarda okuyarak, doktorlarla konuşarak öğrenmiyor muyuz ? Doğru, bazılarımızın annesi, anneannesi kısa süreliğine yanımızda kalıp ilk ve en zor günlerimizde destek oldular. Yine de hepimiz “onların” 20-30 senelik yöntemlerine fazlaca bel bağlamayıp bir dostu, bir arkadaşı, bir doktoru aramadık mı? Var mı bugün uyumayan bebeğe hafif alkol verme cesaretini kendinde bulan? Veya bebeğin göğsüne kokusuyla uyusun diye Rakı süren?

Kim okudu sizin okuduğunuz kadar kitabı? Hamilelik, lohusalık, bebeğin ilk 3 ayı, ilk yaşı, katı mamaya geçiş, tuvalet eğitimi, dil eğitimi derken… Etrafımızda bebeği birkaç dakika kucağında tutabilecek biri olmadan, tek elle emzirirken, diğer elle okumadık mı bu kıtapları?

İnternet’in de yardımıyla alacağımız herşeyin güvenliğini, kullanılırlığını, alınabilirliğini araştırmadık mı? Kendi başımıza, ufak çapta muhabirler olmadık mı? Bunu bizbiz başarmadık mı?

Söyleyin hangisinin dertleri oldu bizimkiler gibi? Bizleri yollayacakları okullarda tanışacağımız farklı ırk, renk, dil, dinden insan için kafalarında kendi kültürleri ile karşılaştırmalı analizler yapmak durumunda kaldılar mı? Acaba o eğitim sistemi mi, bu eğitim sistemi mi diye düşünüp uykusuz geceler geçirdiler mi? Paran varsa özel okul, yoksa devlet okulu değil miydi tek çare?

Hiç bilmediğimiz “ırkçılık” kavramını beynimiz reddetse de toplum baskısı ve medya ile hergün burnumuzdan sokulan haberlerden sonra çocuğunuzun eve “siyah” bir arkadaş getirmesi acaba onların kafasında hiç soru işareti olmuş mudur?

Tabii her dönemin farklı zorlukları oldu. Orada veya burada… Teknoloji çöpe atılabilir çocuk bezini getirdi diye bundan suçluluk mu duymalıyız? Unutmayın ki suçluluk duymak istemeyen için yıkanabilir bez hala piyasada. Göğüs pompaları eskiden sadece tek göğüs içindi ve elle çalışırdı, ve hatta pompasız günler de vardı. İyi de hala o şekilde yaşamak mümkün. Yine de bizim sorular, sorunlar bunlarla kısıtlı kalıyor mu?

Dürüstçe söylemeliyim. Son derece uykusuz gecenin sabaha karşı kör bir saatinde yazıyorum. Yani yazdıklarımda da ancak düşüncelerim kadar ahenk ve akış bulabilirsiniz. Yine de dönüp dönüp aynı noktaya saplanıyorum.

Biz tek başımıza başarmadık mı?

Sizi bilemem. Çamaşırından bulaşığına, ütüsünden temizliğine, kendi evine bakmaktan sorumlu (hizmetkarı olmayan), kendi bebeğine bakmaktan sorumlu (dadısı olmayan), kendi yemeğini pişirmekten sorumlu (aşçısı olmayan), kendi arabasını kullanıp alışverişini yapmaktan sorumlu (şoförü olmayan) biriyim. Yani tek başına bir dünyada (Allah eşlerimizi başımızdan eksik etmesin) bir candan sorumlu biriyim.

Artık dünyevi ihtiyaçlardan saydığımız bir manikür için bebeği bırakacak bir teyze olmadığından manikürden, bir abla olmadığı için pedikürden, annem bir saatliğine atlayıp gelemediği için bir saç kesiminden, kısacası hanımlık, kadınlık, bir eşe hoş görünebilme uğruna belirli bakım ve onarım çalışmalarından elimi ayağımı çekmiş durumdayım. (Dedim ya, el ayak çekmek iyi oluyor çünkü ikisi de gün yüzü görmemeli!) İki elimin tırnaklarını bırakın aynı günü, aynı hafta ıçinde törpüleyebilirsem ne ala! Şimdi bilgisayar klavyesinde yazarken bile sürekli her tarafa takılarak beni sinir eden yüzük parmağımın tırnağını ısırıp duruyorum.

Benimkini biraz önce uyuttum.

Zaman değişti. Yolum buraya düşmüş diye “yalnız kurban” psikolojisi ile yaşamaktansa, tek başına başarmanın verdiği gururla yaşıyoruz her birimiz. Ve herbirimiz kendimizden akıllı, uslu, başarılı, pırıl pırıl bebekler, çocuklar ve gençler yetiştireceğiz. Başlangıç sadece bunun işaretçisi.

Kırık, takılan tırnağı törpülemek veya hazır oğlan uyumuşken biraz kestirmek yerine bunları yazayım dedim. İşte, insan önceliklerini de şaşırıyor bazen. Ama dedim ya… O kenarı takılan tırnak bizim bu “tek başımıza” başardığımızı hatırlatıyor.

Belki de hiç törpülemem!

*march 18, 2004