(t)anen

bir an var hani……..

ayakların geri geri gittiği o mecburi davete katıldığın,
ve ayaklarına en yakışan, en güzel, en alıcı ve en acılı yüksek topuklu ayakkabılarını giydiğin…
ve tüm geçeni elinde bir göstermelik kadeh… oradan oraya, onunla bununla, onu bunu konuşarak geçirmeye çalıştığın,
ve sonrasında bir bar kenarına yaslanıp amaçsızca içkini yudumladığın,
ve gece bitse de eve gitsen diye içinden geçirdin…
ve yanına yine, yeniden birinin yaklaştığı,
ve tekrar sıfırdan sohbete başladığın…

ardından, günün ağırlığı omuzlarına bastıkça,
omuzlarının ağırlığı da ayaklarına bastıkça
ve o ayakkabılar dar ve cendere geldikçe ayağına… ve zamanla ruhuna,
vücudunun ağırlığını soldan sağa, sağdan sola geçirdiğin yüzlerce kez.

hani o an vardır, artık “son 5 dakika” diye sözler vermeye başladığın kendine,
ve davetin, gidilmek istenmeyenden, durulmak istenmeyen davet olduğu…
ve kısa sürede artık kaçmak istenilen davet olduğu….

ve o zavallı ayakların gitgide nasırlaştığı, ezildiği, acıdığı ve iflas ettiği,
hani ayakkabıları bir daha giymemeye yemin edeceğin şekilde bıktıran, bezdiren.
topukların yerdeki yumuşak halıya gömüldükçe, “fırlatıp çıplak ayak halıya başsam, Allah’im, nasıl bir zevktir kimbilir şimdi!” diye içinden geçirdiğin.
hani sonunda ayaklar ve ayakkabılar halidan sokulur de mermerlerde takırdayarak kaldırımın soğuk betonuna değer… ve sonra bir arabanın yerine.

sonunda kendi yuvalarına kavuşurlar hani.
eğilir tek elle ayakkabının topuğunu kendi topuklarından tek tek sökersin ve yere düşerler, birbirlerinden ayrı… sağa sola savruk şekilde.
gecenin yorgunluğuyla eğilip düzeltmek bile istemezsin hani. bırakırsın öylece.
ve 2 ayağın, ah o 2 zavallı ayacığın sonunda yuvalarında yere kavuşurlar. ait oldukları “yere”.

parmakların yere değer. topuğun yere değer. ve soğuğunu hissetmek istercesine yerin, kavisinin de düztaban, yerle kavuşmasını istercesine bütün ağırlığınla yere basarsın…

kalıbından kurtulan parmakların eski haline geri dönmek için çıldırır… ve korkunç bir sizi duyarsın aniden. bir köşeye tüneyip ellerinle ulaşırsın zavallı ayaklarına; yavaşça ovmak için.

sizi geçsin diye beklediğin anlar hani.

bilirsin ki az sonra geçecek. saçma sapan bir sizidan, korkunç bir rehavete uzanacaklar. o acıyla kırıştırdığın burnun ve çizgilere teslim göz kenarların yavaş yavaş rahatlamaya başlar, ayağındaki kemikler, kaslar rahatladıkça ve nihayet eve vardıklarını anladıkça.

hani son bir gayret, bu sefer içmek istediğin kadehe uzanırsın dolaptan. parmakların ucuna yükselip kadehi alırsın yavaşça.
ve kavından şarabını çıkarırsın usulca. son dakikasında bile rahatsız etmek istemezcesine.
folyo etiketi sıyırırsın… ve mantarın ucunu görürsün, şarabi koklamaya büyük heves 1 dakika kala.

yavaşça açar, mantarı usulca ama son kuvvetinle çeker, kırmızının şeffafı lekelemesini seyredersin… ayakların rahatladığını hissettiğin saniyede.
şişeyi masanın kenarına koyar, sızan o küçücük damlayı işaret parmağının ucuyla siler ve diline değdirirsin hani, o üzümle ilk tanışma anın.

bir burun alırsın, etrafa bakarken…. en büyük keyfi nasıl alabileceğini hesaplarsın bir an…. nereye uzansan ve gecenin yorgun ayaklarını uzatsan diye bakınırsın evin tanıdık köşelerine.

beyaz koltuğun minderinin en ezik, en kendinden geçmiş, en “senin” olan köşesine konarşin tabii yine, yeniden. ve ayaklarını ileri doğru uzatıp gülümserken ilk yudumu alırsın nirvana’dan.

………………..

5 duyunu aldıysam ödünç şimdi…. 6. sini da istiyorum izninle.
ister o bahsettiğim beyaz koltukta, ister bahçenin kırmızı sandalyelerinde, ister kapının önündeki taşlarda, ister kuzeylerde biryerlerde, “meşe ağaçlarının geçidinde” … ama yanyana içerken yazdım bunu.
hmmmm…. ya da oraya gittim işte bir şekilde, sen de yanımdaydın ama.
gördüm.
eminim!
…………….
biraradayız. bak sadece şarap kokusu var.