menekşe

bir mor menekşeden dallanık budaklandık biz. bu mor menekşe kayahan’ın ileriki bir hezimet için güftelediği, bestelediği bir şarkı da değil üstelik. bildiğiniz menekşe. hatta bizimki rengi tutturulamamış, lacivert fon üzerine mavi bir menekşe.

pos tenebras lux… karanlıktan aydınlığa.

geri dönelim….

küçücük çocuklarız.

hiç anlamadığımız bir yarışın içinde, bilmediğimiz bir yöne doğru sürükleniyoruz 10lu yaşlarda. hakkımızda yarış atı, deney tahtası gibi tanımlar kullanılıyor. bilinçsiziz. küçüğüz.

daha çocuğuz. çöpçocuk. çok çocuk.

1981’de beyoğlu semtine daimi bir adım atıveriyorum. daha önce anne, baba, teyze, hala sezonluk vakko alışveriş gezileri var; beyoğlu bundan ibaret bana. ondan sonra evim, yuvam, mintikam, okulum, büyüdüğüm, sevdiğim , korktuğum, saklandığım, kırdığım, kaçtığım, kapısından girip bacasından çıkmaya çalıştığım ve camindan dumanı savurduğum yer. istiklal. hey gözünü sevdiğim istiklal.

dikine bir bina. enine hiçbirşey yok EHS de. herşey dikine. katları çık çık bitmiyor. giriş, bir üst katta büyükçe bir salon… spor, gösteri, yılbaşı, yıl sonu, konuk sanatçı, konuşmacı, disiplin, folklor, piyano, minder, çürümüş tahtalar…. ne istersen orada. bayrak töreni, diploma töreni, amuda kalk, ipe tırman, galeriden sallan……

etek dizin 4 parmak altı. okul kapısından çıkınca 4 karış ustu ama okul sınırları içinde 4 parmak altı. çirkin mi çirkin, pılise bir etek. gri! üstüne mutlaka bordo V yaka kazak. saç örgü yok, şerit yok, kıl yok, tuğ yok. kendi suyuna, soğansız. içine beyaz gömlek. çoraplar dize kadar. renk yasak, çizgi yasak, her türlü atraksiyon yasak. öyle ki, bırakın tırnak boyunu, rengini, çorap altı naylon çorabı, esmere siyah ve sarışına da sarı fırkete zorunluluğu var. öylesine sıkı bri disiplin, öylesine “kamp”vari bir durum.

“single line” sağdan çıkılıyor 8 kat merdiven günde bin kere. single line iniliyor. yanlış hatırlamıyorsam 7. kat öğretmenler odası. bizim türkçe’de “örtmenler” odası. 8. kat ise içinde kantini bulunan bir teras katı. bugün bir girişimcinin çocuklarının rızkını yatırıp 2 hafta içinde restoranlaştıracağı, manzarası akıllara ziyan eski İstanbul bir teras. biz girdiğimiz sene açık hava tellerle çevrili, fındık fıstık atılması sakıncalı fakat kısa zaman sonra camla çerçevelenip hava geçirmez bir kafes oluveriyor.

her sene son sınıftan seçmece 8-10 abla “prefect” oluyor. “perfect” değil “prefect”!! sınıf ablaları. ha, okulun sadece abladan ibaret olduğunu söylemiş miydim!? abi yok! haşa! abileri biz haftasonu derleyip ancak hikayelerini taşıyoruz pazartesi sabahlarına.

“prefect”ler kat-ı surette “perfect” değil. olsa zaten bizim sınıftan prefect çıkması, galatasarayın fener’i yenmesi gibi birşey olurdu. imkansız. her sınıfa bir abla, bütün ablaların başına da bir abla daha. ingiliz disiplini!

okul türkleşeli epeyce olmuş ama binanın içindeki izler, zamanında içinde yabancıların yaşadığına işaret. bir sürü rivayet var; eskiden hastaneymiş, eskiden pastaneymiş…. bizim için bambaşka birşey. şimdi yazmaya yeltendiğim ama asla anlatmayı beceremeyeceğim bir yer burası. içinde bulunmak değil içinden geçmek lazım. içine girmek değil, içinde yaşamak lazım.

okulun ilk günü bizim için hazırlık.ingilizceyi öğreneceğiz ve ancak aklımız başarsa sene sonu sınavıyla ortaokula geçebileceğiz. 29 süt kuzusu var sınıfta. hayır hayır, 28 süt kuzusu ve Meltem! ilk sene, ilk gün, ilk derste öğretmenin daha sınıfa girmeden başlattığı muhabbetle yüksek sesli, baskın, dehşet bir kız! komik ama kaşık ağrıtan cinsten. herkes çekimser, herkes ürkek, Meltem panter!

ilk seneden hatırladığım üzeri english high schol yazılı, sararmış tek ortalı defterlere yazılan ve bugün ingilizce’yi konuşuyor olmamıza hiçbir şekilde katkısı bulunmayan “tekrarlar”. her öğrenilen kelimeyi 20-50-100 kere altalta yaz! bir dönemde 30 defter! ertesi gün kontrol edilecek! efendim??? canan hanım’di, kulakları çınlasın neredeyse.

okuldan önce 5-10 kelime ingilizce öğrenmiş bir arkadaş var, Gökekin. toptan gıcığız ona. bizden 4 kelime fazla biliyor ya!! kızı nasıl parçalayacağımızı şaşırıyoruz.

benim şişli terakki yıllarından kapıp getirdiğim bir arkadaşım var. Ayşe. bugün burada facebook’ta beni ilk okuyup yorum yetiştireceklerden biri! şaka değil, ben 76-77 gibi ilkokulda tanıştık diyorum. başka bir ömür yani! Ayşe ile sınıf içinde telef olmamak için yakın markaj oturuyoruz.dün gibi gözümün önünde; Meltem kalkıp sınıfa ilk esprilerini anons ettiğinde Ayşe ile bribirimize dönüp “kim bu çatlak?” bakışları atıyoruz.

en üst katta, çatı aralığı gibi bir yerde resim odamız var. o kadar gülüyouz, o kadar eğleniyoruz ki, gerçek olamayacak kadar güzel. zaten bugün de geriye dönüp baktığımda gerçek gelmiyor hiçbiri. yaşadık mı o yılları, yoksa sadece ben mi hayal ettim, cevap verin bakayım BAL’lılar?

firesiz 6. sınıfa geçiyoruz. aramızda sadece hazırlık ortasında yurtdışına yolcu ettiğimiz rahel var, hatırlayanınız varsa. sanırım hala meksika’da yaşıyor…

6. sınıfta ingilizce bombardımanı bitiyor ve üstümüze bir düzine hocayı salıveriyorlar. nereden yumruk yediğimizi şaşırıyoruz. elleri daimi cebinde, dirsekle havada coğrafya hocamız mehmet bey, fransızca hocamız dilek hanım, türkçe edebiyat’ta başka bir dilek hanım…. matematikte nurel…. ve hayatımızın gerçek anlamda unutulmayan 2 karakteri… yeryüzünün tartışmasız en iyi hocası Ruknu Bey ve bir olay! “John Shakespeare Dyson”!!!

sınıfta gruplaşmalar yerine oturuyor. ben arka “inek” dörtlünün (Başak, Hera, Lina, Meggy) tek “geyik” elemanı olarak her köşeye yetişmeye çalışıyorum. yıllar süren bir Duran Duran krizi hatırlıyorum sınıf içinde. zimparalaya zimparalaya incelttiğimiz 50 senelik kapaklı, masıf ahşap sırdaş sıralarımızın içlerinde John Taylor mini posterleri asılı. bugün doktor olan Nazan sanırım imam nikahlı Taylor abimiz ile. aşkından inliyor, taa taksim dinliyor. e ben? bütün sınıf John Taylor, ben Simon le Bon! yamuğa eğilimim o yıllardan!

beyoğlu daha tekin sanıyorum o zamanlar. bugünden bile daha güvenli. bahsettiğim devir bap kafeterya zamanları. istiklal caddesinde trafik akıyor olabildiğince. 4-5 kişi birlik olmuş taksiyle gidip geliyoruz okula. son yılımızda korkunç birkaç otostop hikayesi dinlesem de, o yıllardaki rahatlığımız bambaşka.

2 adım ötemiz galatasaray lisesi. “örtmenler” odası gibi onun da nadide türkçemizde adı “gassaray”. 6. sınıf zamanları sanıyorum, taksiye ara verip taksim’den otobüsle dönmeye başlıyorum eve. yani her akşamüstü odakule istikametinden taksime yürünüyor; ilk törkiş mc donalds önündeki duraktan 40D numaralı otobüse biniliyor ve gassaraylılarla ilk hasır neşir olma durumları o günlerde başlıyor. sırayla herkes birbirine aşık oluyor. 13-14 yaş aşkları. duraklarda beklerken eli erkek eline değmiş olan tanıdıklarım bile var!!! biliyorum, korkunç arsızca. ama kız okulundayız. daha arsızlığın a’sını yeni öğrenmeye başlıyoruz. sonralarını ne siz sorun, ne ben söyleyeyim.

okulda dediğim gibi garip bir ingiliz disiplini söz konusu. söylediği tek kelimeyi anlamadığımız bir hoca var bir dönem. iskoç. boş bir derste çok gürültü yapıyoruz diye sınıfımıza dalıp bir torba bağırdığını ve bir ceza verip çıktığını bugün gibi hatırlıyorum. ne var ki hiçbirimiz yapmamıştık verdiği cezayı. çünkü tek bir Allah’ın kulu anlamamıştı kadının söylediklerini.

bir Dyson’imiz var. tanıdığım günden olduğum güne dek unutamayacağım bir yaratık. insan üstü bir varlık. belki de uzaylı. hala keşfedebilmiş değilim. eminim bunu okuyan tüm BAL’lıların dudakları kıvrılıyor şu anda o eski ceketi düşünürken. hazırlıktan 10. sınıfa kadar bize bildiğimiz, bugün konuşurken sektirmeden sıraladığımız topyekün dili o öğretiyor.

tek kelime ile anlat deseniz Dyson’ı, onu tanımlayabilecek tek kelime var nezih türkçemizde.

“Cins”.

fakat cins’i aç derseniz….. 6 sene tek bir gün dahi değiştirmediği pantalon ve artık astarı dahil transparanlaşmış ceketiyle, kuzey, güney ve bildiğimiz, bilmediğimiz tüm yönleri gösteren dağınık kızıl saçları ve beyaz kirpikli cipil bakan gözleriyle sağ el, sol kolun dirsek altında, işaret parmak ağızda, sürekli çapraz sol köşeye gözleri dikmiş Dyson. bir ingiliz başyapıtı. fenomen. fena “man”.

paso bir dictation çekme olayı var. jane austen’den nadide bir eser; pride and prejudice’i okuyoruz bütün bir sene. okumak ne kelime. koca roman satır satır ezberleniyor. ve aniden… bir sabah anzisin gelebilirim dercesine, çıkarın boş bir kağıt! dictation var! nasıl yani? dictation. kitaptan seçmece pasajlar okuyor, biz de yazıp kağıtları öne geçiriyoruz. bırakın kelimelerin doğru yazılışlarını, tüm noktalama işaretlerinin de yerlerini hatip etmiş olmamız gerekiyor. bugün düşünüyorum da sanırım dyson’ın elizabeth bennet’e karşı dayanılmaz bir tutku ve arzusu vardı. yoksa bir Allah kulu ne diye bir romanı bu denli kanırtarak okutsun. o yılların kitabı, daha sonra hayatımın kitabı oluyor. var mı hatırlamayan…..

“İt iş a truth üniversally acknowledged, that a single man ın possession of a good fortune, must be in want of a wife”.

eeee, kitap 1813 model. ne desin austen?

Dyson’ın en takdire şayan özelliği, senelerce istanbul’da yaşamış ve tek bir kelime dahi türkçe konuşmuyor olması. 6 senede tek bir türkçe hece dökülmüyor dudaklarından. ve tabii ki sonradan öğreniyoruz ki, sular seller gibi bildiği sadece türkçe değil; farsça, osmanlıca, top yekün failatün failün!

adını anmaya, önünde eğilmeye değer bir hoca daha var ki, yine biliyorum, BAL’lılar benden önce mırıldanıyor adını. inkılap tarihi ve tarih hocamız Ruknu Bey. üstün hoca. olağanüstü hoca. ve her daim tek geçebileceğim, damarlarında hocalık dolaşan insan. son 3 senemizde okuldan ayrıldı ayrılacak diye bizi komalara sokan ve 1988 de bizimle birlikte okulu terkeden Ruknu Bey. holün basamaklarında ağlamaktan bizi kurutan, her daim dudaklarında bir tebessümle konuşan ve 20 sene sonra bugün hala mezopotamya’nın yerini hatırlıyorsam bilmeme tek sebep…. 24 kasım olan bugün tarif edemeyeceğim kadar sevgi ve saygıyla andığım hocam.

geçelim. mendilleri çıkartmaya gerek kalmasın.

kimyacı Rozet var. açık kitap yapacağım sınavı! deli mi bu kadın. açık kitap sınav nasıl olur?! şöyle oluyormuş, grendik!: kitapta aradığını bulana kadar zil çalıyor ve boş kağıda nadide bir sıfırla 3 sene kimyadan çakıyorsun. her yaz, büyükada yollarında faytonla özel hocalara taşınırken sevgiyle onu anıyorsun. hiç hazzetmedim kimyadan. fizikle daha iyiydi aram. hocasından mı kocasından mı blimem ama fizik sınavlarına Şeyda ile hazırlanırdık karşı tarafta. nikotini de o yıllarda soktu vücuduma hınzır kadın!

okul diyosunuz… e nerede matematik? Nurel diyorum ve bırakıyorum süracıkta. bırakmazsam 25 sene sonra bile bu sinirle ekrana girebilirim. tek birşey bilirim ilkokul yıllarımdan. 2+2=4. ötesini anlamam. anlayabilmem için hiçbir şey vermedi bana Nurel, matematiğe nefretten başka!

hababam sınıfı gibi olmaya başladı bu satırlar. öğretmenlere ilk isimle hitaplar filan. gel gelelim, arkadaşlar var… dahası 11 Edebiyat var. hayır hayır, herşey küçük harf ama bu değil.

11 EDEBİYAT var.

bir insanın hayatında unutmadığı günler, dönemler varsa eğer…. biliyorum ki üniversiteyi kazandığım gün, ailemden ayrıldığım gün, amerika’ya geliş yıllarım filan olmayacak. benim tek dönemim var.

11 EDEBİYAT.

bugün amerika’da tökezlesem hollanda’dan, fransa’dan, istanbul’dan, avustralya’dan gelip elimi tutabilecek arkadaşlarımla göbek bağımı bağlayan 11 EDEBİYAT.

…………….

son sınıfa geçiyoruz cumbur cemaat. herkes fen veya matematik diye tutturmuş. e benim kimya ve matematikte iddiam belli. olimpiyatlara henüz hazır değilim! tek rahat platform var, o da belli.

EDEBİYAT.

fakat idaremiz (kendilerini bu bağlamda saygıyla analım derim!!) EDEBİYAT sınıfı açmayı reddediyor.

tek şubeyiz. sınıf çok kalabalık. 44 kişiyiz sanırım. 22 kurban fen, 22 kurban ise matematik sınıfına geçsin şeklinde ısrar ediliyor. yeterli sayıyı toplayıp sınıfın 3’te birini ikna edersek 15-15-14 olarak EDEBİYAT’ı açacağız. korkunç bir başkaldırı sözkonusu. isyanlar, bağırışlar, çağırışlar derken fidye, şantaj, tehdit yöntemleriyle 14u buluyoruz. ama ne bulmak?!!

açılım!

NURDAN, ÇINLA, HANDE, BANU, GÖKEKİN, ASLI, EVRİM, ELVAN, AYŞE, PINAR, MELTEM, YEŞİM, ŞEYDA ve BENDENİZ!

ekip olağanüstü. bugünün deyimiyle YIKILIYOR! ne idüğü belirsiz, her türlü zordan kaçmak isteyen, edebiyatla hiçbir alışverişi olmayan, matematikten hazzetmeyen, tek dertleri gassaraylılar, konak pastanesi, haftasonu eğlenceleri, laylaylom olan bir ekip. bilahare bu seçimimizin geleceğimizle ilgili nasıl saretler verdiğini açıklayacağım. tam bir sosyolojik tespit! az sonra!!!

sınıfı açtırıyoruz ama sınıfa tahsis edilecek oda yok. örtmenler odasının karşısında, hani abartmak gibi olmasın ama çift kişilik yatak odası dahi olamayacak kadar ufak bir odayı veriyorlar. öyle stratejik bir nokta ki, camdan canım istanbul, kapıyı açarsan nur yüzlü hocalar! les gibi ortalık. adam edelim diyoruz. gömleklerin kolları sıvanıyor, etekler de az biraz yukarı kıvrılıyor; halıcı çağırilyor. önce duvardan duvara bir hali attırıveriyoruz. duvarları da boyatıyoruz sanırım. pencereler zaten dıştan panjurlu. bir de yağlıboya resim aştık mı duvara…

eh idare eder.

ambiyans tamam.

ders mi?

ne dersi?!

hani anımsarken gülümsemeden duramadığınız anlar olur ya hayatta birkaç adet? benimkilerden biri şudur : din öğretmeni kapıyı vurur. “müsait misiniz, acaba girebilir miyim?” diye seslenir. azgın 14’lu offf pufff layarak yerlerde serildikleri na-mahrem poziyonlardan zorla kalkarlar; etekler aşağı indirilir; öğrenciymiş pozisyonuna geçilir ve sıralara otururlar. sonra biri hocaya kapıyı açar. hocaların girmeye çekindiği bir sınıf işte burası!

hababam halt etmiş.

hanımagaların sınıfı!!!

şimdi yazacaklarım kayıt dışıdır. diplomalarımıza el sürülmesi sözkonusu dahi değildir çünkü üstüne “cila” üniversite dereceleri çekilmiştir. yani bunların facebook’ta ifşa edilmiş olması beni ve saz heyetimi bağlamaz.

sınavlar teksir kağıdına basılıyor. hocalar elle master kopyayı yazıyorlar ve ispırto kokuları arasında, kafalar duman (o zaman bilmiyorduk) 14 adet kopya yapıyorlar. master kopya örtmenler odasında cope atılıyor. üzerine sigara izmaritleri (yes, yes!!! okulda sigara filan içiliyor), mandalına ve portakal kabukları, çiğnenmiş sakızlar ve ruj silmiş peçeteler buruşturuluyor.

11 EDEBİYAT görev başında!

boş bir derste kapıya gözcü dikiliyor. örtmenler odasına kontrol çekiliyor. örtmenler odada yoksa çok kısa ve seri bir operasyonla 11 EDEBİYAT ve örtmenler odasındaki çöp kutuları yer değiştiriyor!!!

gelsin teksir kağıtları!!!

8. sınıfın matematik sınavı var? naapalım?!
geeeeec!,
e, 11 matematik bölümünün tarih sınavı?
geeeecccc!
ya verelim onlar, bizim arkadaşlarımız ama!
geeeecccc!!!!
e biz neyi arıyoruz o zaman?
11EDEBİYAT sınav sorularını!!

kaç sınavı böyle yırttık, kaç hocayı böyle kandırdık bilmiyorum. inanın fazla değildi. fakat bugün bunları yazarken beni gülümseten, aslında o yürüttüğümüzü sandığımız sınav sorularının cevaplarını derlerken, o dersleri öğrenmiş olduğumuz!

millet, anahtarlık buldum!!! bir sürü anahtar var! sizce hangi hocanın dolabının bu?
deneriz buluruz!

boş ders. hemen organize olunup gözcü desteğiyle örtmenler odasına dalınıyor ve anahtarlar kutularda teker teker deneniyor.

hiçbir kutuyu açmadı!!!
olur mu kardeşim, orada masanın üstünde duruyordu. elbet bir yere aitler!!!
bunlar nerenin anahtarları?

allah inandırsın, okulda açmayı denemediğimiz yer kalmadı. kimin aklına gelirdi ki, anahtarlar kantini açarmış? ve kim bilebilirdi o yediğimiz beleş (çalıntı değil, sadece beleş) eti topkekler, ülker çubuk krakerler, eti burcaklar ve jelibonların bugün baldır ve başenlerimize bir kabus gibi çörekleneceğini. diyorum size. haram mal!!! sen yayıl sınıfın halılarının üstüne, bugün XXX sayılabilecek pozisyonlara gir ve götür kekleri kurabiyeleri. e Allah’ın tokadı yok!

çok hoca eskittik; çok hoca bıktırdık.
asker ettik (fenci Fikret!), hacı ettik, hoca ettik.
her yolcu ettiğimizde içimizden birşeyler kopardılar herhalde. acıdık, üzüldük, ağladık.

beyoğlu’nun tozunu attırdık bizler. “hanım kızımıza” en uygunsuz addedilecek mekanlarda serpildik, uzadık.
birer erkek fatma, birer dayı, birer mafya üyesi olduk buluğ çağımızda!
bugün erkekleri utandıracak muhabbetleri, pazartesi sabahı bayrak töreninden önce yapar da bitirirdik biz.
kız okulundan muhafazakarlar yaratmak istediler!
ne kadar liberal ve hırçın olabileceğimizi gösterdik inadına!
dikine bina, dimdik kadınlar olduk.
haddinden kuvvetli, arsız, okula erkek sinek giremediği halde ziyadesiyle – tabir-i caizse – kaşarlanmış … e öyle ya, karma okuyan arkadaşlarımızla farkı kapatalım derken aslında nasıl da abartabiliyormuş azili kız nüfusu!?

okul altı atlas kırtasiye’de büyüdük, sahibi amcadan bedava çıkartmalar, defterler alarak.
baharı ilk çiçek pazarının içindeki manavdan yeşil erikle karşıladık.
kelle değil ama kokoreç connaisseur’ü olduk şampiyon’da.
konak’ta aşk’landık. yaşlandık.
tünel-taksim arası kaldırımlarda adımız, adımımız kaldı.
odakule’dekilere el salladık boş derslerde…
gassaray’lıların tifillıktan erkekliğe geçişlerine şahit olduk cumartesi partilerinde.
çocukluğumuzdan olsa gerek, kendimize aşık ettiklerimizi farkedemedik 🙂
sonra ödettiler faiziyle.

çok resim yaptık; makrame, çanak çömlek bitirdik el sanatı adına
denge tahtasından düştük, neyimizeyse üstüne çıkmak…
Allah’im çok sevdik Orhan Veli’yi… olduk bittik ona ve adına gösteri yaptık bütün şiirleriyle.
pencere en iyisi pencere… geçen kuşları görürsün hiç olmazsa dört duvarı göreceğine!

………

ve kızkardeşlerimle……

kızkardeşlerimle dalaştık, didiştik; günü geldi ciddi ciddi itiştik!
erkek arkadaş hikayelerini, ağıza alınmayacak şekillerde serdik o 11 EDEBİYAT halisinin üzerine.
dertleştik, paylaştık,
paylaştıkça ağlaştık.

ruh çağırdık, gelip gitmedi, musallat oldu sandık!
birbirimizin sırtlarını sıvazladık gerginken,
sıralarını zimparaladık yorgunken.
herkesin sırasının içindeki tüm sırlarını bildik; kalplerimizi açtık ve hiçbirşeyimizi gizlemedik.
hep bir el, bir omuz, bir destek, bir kulak kesildik birbirimize.
klasik kaçacak ama derdimizi getirip 14e böldük, 11 EDEBİYAT’ta;
sevincimizi 14 ile çarptık.

bir haziran gecesi de son yazımızı yazdık birlikte,
güzel bir tesadüf Meltem’in evinde.
bir sene sonu gösterisi. bir yıl sonu, bir yol başı…
dağılacağımızı biliyorduk ama böyle dünyanın dört bir yanına saçılacağımızı kim söylese inanmazdım!
birkaç mezuniyet partisi
büyümüş gibi elbiseler, saçlar, makyajlar…..
ve dönüp koptuk alemden.

fast forward 2009

canım Ayşe’ciğim, Fransa’nın bir kasabasında, çiftliğinde yetiştirdiği kazları, tavuk ve domuzlarıyla bugün şaşkın
Hollanda’dan Meltem 2 kızıyla yorgun
Avustralya’dan Evrim hala akademisyen….
ve Atina yollarında bir Pınar…
Kanada’da bekleyeni olan bir Hande
bir türlü ulaşılamayan avukat Şeyda Hanım
ve ayağında 2 çivisi noksan, ama alkol almada sebatlı dostum Yeşim….

Beyza’lar, Funda’lar, Anna, Tüba, Elif…
Teri, Livya, Başak ve Lina
Amerika’da doğu kıyısında Devrim, batı kıyılarında ben….

saymayı beceremeyebilirim ismen 44’u
fakat ömrüm yetsin, hayatımdaki öneminizi anlatabilirim sayfa sayfa.

………….

öyle bir dalmışımki bu satırların içine
içim cız etti kafamı kaldırıp karanlık los angeles gecesine bakınca camdan….

değil onbin, yüzbin kilometre olsa aramızda,
bilemezdim hücrelerime işlediğinizi.
arkadaşımdınız, dost oldunuz,
dostken yandaş
sırdaş
yoldaş.
bizi facebook birleştirdi sanıyoruz.
baksanıza! hiç ayrılmamışız ki!!!

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.