koku

Saat akşam 8 civarları. Osmanbey’den Sarıyer’e gitmek üzere harekete geçiyorum. 9 gibi yemekte olmalıyım. Hemen ayağımın dibindeki metroya atlıyorum. Beş dakikada 4. Levent’teyim. İstanbul’daki son yılların en büyük mucizelerinden…

Çıkışta Yeni Levent kapısından çıkıp hemen sola dönmem söyleniyor. Orada Sarıyer minibüsleri varmış. Akşam kalabalığında yüzlerce insan yığılmış, minibüs beklemekte. Maslak, İstinye, Mudo (burası ne zamandan beri durak?), Ayazağa… bir türlü Sarıyer gelemiyor. Gelen bir iki tane Sarıyer minibüsü ise dolu ve elimdeki kolumdaki torbalar ayakta seyahatimi şiddetle engelliyorlar. Boş minibüsü beklemeye devam ediyorum.

Sonunda önümde Sarıyer yazan bir minibüs duruyor ve boş koltuğu gördüğüm gibi atlıyorum. Şoför Bey sanki tehditkar bir tavırla işaret parmağını sallıyor. Ben kendi kendime “Nereyi işaret ediyor veya kime kızmış bu amca?” diye düşünedurayım, minibüs hareket ettikten sonra yolcuların da para uzatırken söylediklerinden, bu işaretin “Sahilden!” demek olduğunu anlıyorum. Yani İstinye’den sahile vurulacak; ağır aksak, Boğaz’a karşı uzunca bir seyahat söz konusu…

Saat 8:15 olmuş bile. Şapşallığımdan çekinmesem, bir de içimdeki o garip istek olmasa, mantıklı olan müsait ilk noktada inip doğru minibüse binmek. Bense bir anda ne yemeğe bekleyenleri takıyorum, ne de bilmediğim bir yolda, minibüs içinde tıkış tıkış 25 erkek, gecenin bir vakti karanlığa ilerliyor olmayı.

Boğaz’ı göreceğim!

Gece, suları simsiyah olmuşken, bütün ışıkların aksi ayna gibi suya vurmuşken, etrafındaki kimseyle sohbet etmeye mecburiyetim olmadan, tek başıma Boğaz’ı seyredeceğim.

Sonra denizin kokusu geliyor…

Şişeleyip götürsem, bizim ellerde her Türk’ün düşünmeden alacağı, şişesinin kapağını açmaya kıyamayacağı, bir çocukluğumdaki ailece Pazar gezilerini, bir gençliğimi, bir hayatımı, bir ne kadar uzak olduğumu anımsatan Boğaz kokusu… İçinden çıkan her balığı, sebebi bilinmez, dünyadaki emsallerinden farklı ve lezzetli kılan, yosunu, midyesi, kayası kıyısına yakın duran, iyot kokusu başımı döndüren bir su parçası nihayetinde. Fakat gelin görün ki bizler gibi uzaklarda yaşamaya mahkum birçoklarını methiyeler düzmek zorunda bırakan ince dalgalı bir gerdanlık; eşi benzeri olmayan, karşı sahilindeki her noktasını ezberlediğim Boğaz ve kokusu…

Minibüs çabuk boşaldı. Unuttuğum semtlerin bir bir önünden geçerken, hazır şoför de sigarasını yakmışken cama yaklaştım ve sonuna kadar açtım.

“Neleri şişelerdim?” diye düşündüm kendi kendime. İstanbul’un kendine has kokularından hangi birini yanımda götürmek isterdim? Hangisi benim başımı döndürdüğü kadar başını döndürürdü oradaki Türk dostların, arkadaşların?

Bir aydır her sokak köşesinden yolumu çevirten bir koku var. Mevsimi (sanırım) olmasa da o yanık tenleri ile hem gözlerimi şenlendiren, hem de burnumu baştan çıkaran o sokak kestaneleri. Kaç kez arabaya binecekken kokuyu alıp şoförü beklettim kimbilir şu son bir ayda? “Şu büyük kese kağıdından lütfen!” “Abla, onlar 5 milyon!” (Ahhh, sen bilsen onun benim için 50 milyondan daha değerli olduğunu) “Farketmez. Büyük kesekağıdı!”. Sonra otobüste, takside neredeyse yanımdaki yolcudan, şoförden sakınarak yediğim, ama yemekten çok kokladığım o sıcacık kestaneler. Niye kimsenin aklına gelmez kokusunu satmak?

Ve bugünlerde midemle pek sevişmeyen, ama burnumla pek bir ahbap o çıtır sokak simidi. Akşamüstü saatlerinde tazelenmiş ve artık çok daha sıhhi camekanlarının içinde, açmalarla kardeş, çatallarla dünür, susamlı mı susamlı yanık sokak simidi. Hangi vatan evladı kayıtsız geçebiliyor bu camekanların yanından? Deli olmalı! Ahh, bu kadar midemi yakmasan ben seni nasıl bavuluma tıkacağımı biliyorum ama şimdilik kokunla da gayet mesudum.

Eski mi eski bir kokusu var Çarşı’nın. Yok, yok bu yenisi değil. Bu eski, anlı şanlı Kapalı olanı. Son yıllarda her seyahatimde aksatmadan uğradığım, bıkmadan tüm bakırlarına, gümüşlerine, işlemeli kaftanlarına dokunduğum ve pazarlığın raconunu öğrendiğim Kapalı Çarşı. Nasıl isterdim evimdeki Şark Köşesine onun kokusundan sıkmayı ve bu sayede Şark Köşesini “Hakiki” Şark Köşesi yapabilmeyi? İki kilim, bir ibrik, bir nargile ve çini ile Şark olmuyor ki! Onu “Hakiki” yapan dehlizlerinin arasına sızmaya çalışan oksijen, kararmaya yüz tutmuş gümüş tabaklar… Bakırın, altının, eski mücevheratın kendine has kokuları. Var mı bunu şişelemeyi düşünen? Yeminle alıcıyım!

Sonra bir erzak dolabım olsun isterdim Mısır Çarşısı kokan. Dünyanın her baharatının elimin altında olduğu, kullanmayı beceremesem de rezenenin, ısırganotunun, ıhlamurun, hatmi çiçeği ve safranın raflarını süslediği bir erzak dolabı. Renkleri, şekilleri değil nemli olan tabi. Önemli olan tüm o baharatlar birleşti mi Mısır Mısır kokması. Eminönü’nde çalıştığım o bir sene gibi burnumu şenlendirmesi. Onun için her seferinde bavulum tıklım, potansiyel ot kaçakçısı gibi girmiyor muyum Amerika’ya?

Ama bakın, Kurukahveci Mehmed Efendi ve Kardeşleri’nin kokusunu kaçırmak çok daha kolay. Hem özel paketlenmiş tenekeleri açılınca misss gibiler, hem bakır cezvemde kaynayınca. Türk kahvesini her demde tek geçelim. Elin Amerikalısına bahsederken bile çarpıntılar geçirten, bizimse sabah, öğle, akşam bana mısın demeden fincan fincan götürebildiğimiz, kafeininin damarlarımıza şerbet olduğu enfes kokulu Türk kahvesi.

Kahveyi götürmek kolay dedim de, götürmesi en zor şeylerden biri daha hatırıma geldi. Yedi sene bütün sinir uçlarıma işlemiş, kokoreçe giden yolun en güzel kestirmelerinden Balık Pazarı. Taze taze rokalar, göbek salatalarla üstüste kıvırcık, taze turp, taze soğan, taze sarmısak, teknelerinde yarı baygın oynamaya çalışan balıklar, karidesler, pavuryalar, ayyyyyyyyy yazarken kendi iştahımı açtım, dizi dizi meyhaneler… Balıkçının ve manavın malları üzerine plastik maşrapaları ile 10 dakikada bir su serptiği, sonu olmayan mavi mavi tekneler… Hepsinin kokusunu topladınız mı bir Boğaz etmiyor mu? Var mı bu kokuyu ihracın bir yolu?

Son durak ablaaaa, diye seslendi. Tarabya’ymış. Tek başıma kalmışım. Kös kös indim. Daha Sarıyer’e ne kadar yolum var diye düşünürken kaldırımdaki banka oturdum. Saat 9:30’du.

Beni de hala yemeğe bekliyorlardı. Geç gittim.

Bana ne!

(1.5.2003 MEGGY OZYEL)

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.