le reve 1969

Rüya görüyordum. Gözlerimi açmadan uyandım. Yastık hafif nemli. Ağzımda garip bir tat. Susuzluk ötesi bir susama hissi; korkunç “intimate” bir anda hissedilen… nereden mi hatırlıyorum?

Elimle önce başucumu yokluyorum. Yanımda yatan biri yok…. ki…. Çarşaflarda müthiş bir his var; doku. Evet, evet! Kendi çarşaflarım. Gülümseme. Ayağımı yataktan aşağı sarkıtıyorum. Halen gözler kapalı. Dikkat et. 18 geceden sonra kendi yatağına döndüysen, yatak çok yüksek; hatırlamaya çalış. Yere çakılma! Karanlığa adapte olmaya çalışarak merdivenlere uzanıyorum. Merdivenler son derece sağlam; gıcırdamazlar ama çıplak ayak, parmak ucunda iniyorum 15 basamağı. Mutfağa dalıyorum. Öksüz doyuran boy bardaklarımdan biriyle kana kana buz gibi suyu içiyorum buzdolabından. Parmak ucunda yukarı.

Yatağa uzanıyorum. Tekrar sızacağım garanti fakat önce rüyayı hatırlamak istiyorum. Sersem gibiyim; sebebi de muhtemelen o rüya. O kadar net, o kadar hani dokunulmuş, tadilmiş, yaşanılmış gibi ki… gerçek olamayacağını bilmesem gerçek sanacağım; o derecede! Göz kapaklarım ağırlaşıyor.

Tam ortadaki noktadayım.

Pasaport kontrolünü geçmiş – 2 ülke, 2 şehir arasında.

Önde uçak, geride el sallayanlar.

Önde huzurlu bir uyku, geride müthiş bir mahmurluk.

Ben bira içmem ki. Öyleyse neden gündüz gündüz bu bira şişesinin içine limon dilimi tıkmaya çalışıyorum? Aracın arka koltuğundayım. Sağımda ve solumda 2 çocuk, önde direksiyonu ciddi şekilde ters tarafta bulunan aracı kullanan biri… diğeri elimi tutmuş. Bırak, birami içeyim. Çok yeşil her yer. Ben herşeyi turuncu görüyorum.

Yastığın öbür tarafını çeviriyorum. Ağzımda bira tadı var. Örtüyü bacaklarımın arasına sıkıştırıp, ayaklarımı yorganın altından kurtarıyorum.

Üzerimde koyu renk jean ve köyü renk bir gömlek var. Köpek müthiş güzel ama o tugleri yok mu? Neden illaha kıçımı koklamak zorunda? Vallahi içimdekiler ve üstümdekiler tertemiz. Eğer tanışma şeklimiz buysa ben senin kıçını mıcını koklamıyorum. Ayağımdaki botlar toprağa gömülüyor. Hahahhahaa 5 adet siyah domuz var. Birinin adını hemen Erkin koyuyorum kafamda. Kalan 4 e isim kolay. Hepsi aynı anda yemeği geldiği yöne dönüyorlar hızla. Domuz, n’olacak!

……………………
Yatakta yıldız şeklini alıyorum. Serinlemek için kollar ve bacaklar açık. Ohhhh, yalnız yatmanın dayanılmaz hafifliği.

Evin içinde açık şömine. Taşlarda çıplak ayağız. Buz gibi olmasını hayal etmişim. Yerler sıcacık. Kediye dikkat. Ooops, kedilere dikkat! Ateşe birkaç ödün atılıyor. Çocuklar biz çizgi filmin içinde kayıplar. Şömine önünde taşta 2 kişi rahatlıkla ateşe teğet oturabiliyor, ayakları birbirine uzatarak. Biri de tam önlerinde yerde, sapık bir koyun postu pufun içine gömülüyor. Post aslında 2 kişinin içine gömülebileceği kadar geniş, rahat, çılgın davetkar. 2, it iş! Şarap, şarap, şarap. Sıcak 2 koldan sarıyor, içerden ve dışardan. Ve los. Hayır, hayır. Karanlık. Lambaların yerini seçebilsem kalkıp yakacağım ama bunca şaraptan sonra, niye diye soruyorum kendime. Niye? Rezalet seksi.

Ağzımda şarap tadı var. Daha yeni içmiştim koca bardak suyu. Bir daha mutfağa inemem. Rüya görmek istiyorum.

Dar sokaklarda ilerliyorum. Daha önce hiç görmediğim yerler. Etrafta insan yok denecek kadar az. Taş yerler, taş binalar. Bir katedralin taştan oymaları. Harfler ve kelimeler tanınmayacak kadar yabancı. Anlıyorum ama anlam ifade etmiyor. Bir noktada durup şaraplanıyoruz. Yanımdakilerin yüzlerini seçemiyorum. Ya çok ama çok uzun zamandır görmediğimden, ya da çok yakın zamanda tanıdığımdan. Çok serin değil fakat elimden vücuduma sıcaklık tırmanıyor. Condom’da bir pizzacı… Condom neresi? Ve neden Condom? Biraz Armagnac içiyoruz ayılmak için. 1970…

Uykuda pizza tadını nasıl alıyorum acaba? Susamıştım. Şimdi de açıktım mı? Uyu Meggy uyu. Uyu da büyü.

Elimde ufacık, içi az samanla yastıklandırılmış bir sepet var. Etrafta tavuklar. Yumurtladıkları yerden yumurtaları alıp sepete dolduruyorum. 6 tavuk -> 9 yumurta. ‘Yakında entegre tesis kurmalıyız bunca yumurtaya ’ diyor biri. 2 kaz da bağırış çağırış, etrafımızda cirit atıyorlar. Kaz ciğeri geliyor aklıma; üzülüyorum. Ama turuncu gagalı sayın kaz! Kaderde varsa düzülmek, neye yarar üzülmek? Estella’nın yumuşak tugleri yine her yanıma yapışıyor. Boynunu okşarken parmakların o yumuşacık inanılmaz tuglerin arasında kayboluyor. Bonjour Estella! Je suis Meggy! Neden tekmeledin güzelim kazı?

Kaz ciğeri. Pate. Hmmm gerçekten aç olablir miyim? Ağır uykunun en güzel tarafı bu. Kalkmaya üşendikçe saatte bilmem kaç kalori kaybediyorsun.

Beyaz çarşaflar, beyaz yastıklar. Beyaz havlular katlanmış; üzerine özenle bir sabun yerleştirilmiş paket içinde. Butik otel. Ama burası otel olamaz. Üst kattan gelen 4 ayak sesi çok yüksek. Bir de ansızın sabah odaya dalan sabah horozu var. Örtüleri çek! Kahkahalar…. Bu gece kapıyı anahtarlamalı! Şato’dan sonra… Şato? Oui, chateau! Yemeğe gidiyoruz ya! Davetliyiz. Nasıl yani?! C.U.K. muyuz biz? Ve bizden başka kimler davetli? 4 biz, artı 9 kişi. Kim onlar? Ve daha önemlisi.. ne yiyeceğiz?
Anlaşıldı, rüyanın ana teması yemek. Neden burnuma durduk yerde gül suyu kokusu geldi şimdi? Tabaktan sökülemez derecede ağdalı pembe greyfurt reçeli hayal ediyorum şu anda. Şarabi da koklayabiliyorum…. bu sefer sanki beyaz.

Romanyalı, ingiliz, fransız, türk… les turques, deyip duruyor bize uyuzun teki. Karışık bir topluluk. Oldukça los bir salon. Şatonun yemek salonu. 13 kişilik harika bir sofra kurulu orta yerinde. Helen ile hararetli şekilde eckhart tolle’ün the power of now kitabını tartışıyorum. İyi de, helen kim?

Canım benim, masaya geçelim mi? Canım benim? Sen kimsin? Ayşe, neredeyiz? Kırmızı mı, beyaz mı? Beyaz lütfen. Ve hemen ardından 2. kadeh lütfen. Çabuk, çabuk, çabuk…

Peçete dize, sağdaki çatal… asparagus. hollandaise. Oeufs de cailles poches. pamplemousse rose.

İphone. İpod. Ortama uymuyorlar. Gördüklerim de o anki hislerime uymuyor ama yutkunarak geçmeye çalışıyorum. Neler oluyor? Kırılganlaşıyorum. Gözyaşı akıtacak kıvama geliyorum. Very girly!
Saat kaç oldu? Elimi başucumdaki telefona uzatıyorum. Daha sabaha çok var. Enteresan bir rüya. Devam etse kaldığı yerden. Hadi hadi hadi!

Benim atlarım var; 5 yaşımdan beri ata biniyorum. Ben de fotoğrafçıyım. Ben sanatçı, resim sanatçısı. Ben de beyninizi uçuracak bir müzik grubunun drummer’ıyım. Nasıl tanıştırmassin beni, nasıl??? The Cure bu, hepimizin tedavisi olabilirdi… background’da çalan sezen aksu mu? Şatoda sezen’in işi ne? hayır, bu şarkının orjinali. Elimi tut….. bu rüya çok komik; çok keyifli. Taze peynir ve hurmalar. Ve fas işi çay bardaklarında fas işi naneli çay yerine, akla ziyan lezzette bir tatlı. Bu ne, künefe mi? un petit pot de pomme, prüne et noisette compote. Bu mudur? Budur! Biliyorum, sevmiyorsun bu lafı….

Tatlinin içindeki korkunç keskin ve eksi fromage blanc tadı neredeyse uykumdan uyandırıyor. Elma ile tadlanmış ağzımın içinde tokat gibi. Coffee please?

Kahve kokusu! Hah şimdi sabah olmuş olmalı artık! Yök daha olmamış. Where is the damn sunlightht? N’olur uyu Meggy! Sonra çok yorulacaksın.

Bırak sabahı düşünmeyi; önce rüyanın keyfini çıkar. Bırak gözyaşını. Uyu. Sssshhhh. Sadece uyu….

Le petit feuillant… tarlalar, yeşillikler, geyikler, uçsuz bucaksız yollar. Sonsuz, sınırsız, haddini bilmez, bitmez yollar. Varılan noktada değil 8-course-lunch servis edildiğini, su verileceğinden bile şüphe edilmeli.

Ahhh, şarap. House wine. Hem de iyisi… geç kalmıştık içmeye başlamak için. Saat 12yi geçti bile. Foto. Gülümse. Dantel örtülerden güneş doluyor içeriye. Işık resim vermiyor. O tepede asılı çarıklar nedir? Ve en önemlisi… ne yiyoruz?

Tek masa.

Biz.

Salade aux gesiers. Confit de canard. Yummmmm… bu hızlı kaçan av hayvanı demek! Eh, rahmetlilerin fazla hızlı kaçamadıklarını söylesek? İncecik yufkanın içinde kızarınca kendinden geçmiş, dilim azmanı yumuşak keçi peyniri.

Bernard eve bakıyor. Bernard yemekleri yapıyor. Bernard servis yapıyor. Bulaşıklar? Muhtemelen Bernard! N’olur yemeyelim artık. Lütfen yemeyelim. Bakın dayanamıyorum artık. Ama kadeh kaldıracağız. Kime mi? Bugün 19 mart, Kırmızı’nın doğumgünü. Bu kadeh söz verdiğimiz gibi sana. Hadi, av hayvanlarının yeterince hızlı kaçamadığı ve Allah’ın unuttuğu bu yerden Kırmızı’yı arayalım. Canım… arkadaşım… dostum… keşke burada olsan. O kadar anıyorum ki seni…

Hmmm, bu sabah kahvaltısı nutellasına benzemiyor. Demek hala rüyadayız. Mousse au chocolat. Portakal… deadly sin!

Elimi tut. Bu rüya sapık ötesi keyif vermeye başladı. Uykuda ölmek istemek çok mu anormal? Isınıyorum. Çok ısınıyorum. Sanki ateş ayaklarımın altına değiyor. Dizlerim taşlarda fakat sıcacık.

Çok güzel.

Çok güzel.

Çok çok çok güzel.

4 kelimelik bir cümle.

“Çok çok çok güzel!”

Uykumda genzimden hafif bir inleme geliyor. O sesle uyanıyorum. Daha fazlasına dayanacak gücüm yok gibi bu rüyanın. O kadar keyifli ki, acı çeker hale geliyorum. Dışarısı alacakaranlık. Tamam, zevkten acı çekmek istemiyorum anladım da bunca kıymetli uyku vaktini de arka bahçeye bakarak geçirmek salaklık. Son bir gayret… kapat gözlerini.

1969.

1969?

Evet, siz doğmadan önce. Şişeyi oda sıcakiğina getirelim. Çok sarsmayın; uyanmasın; öldürmeyelim. Sırıtmayın. Şişeye de az sonra 3lu ırzına geçecekmiş gibi bakmayın! Son anlarını huzur içinde geçirsin. Karaf? Mantar? Renk… ışık…. Bir burun al…

E, n’oldu? Biz şişenin ırzına geçecektik; şişe bizim ırzımıza geçti. Her koldan hem de!

“İnanılmaz bir şarap! Kadın gibi. Sürekli değişiyor!!!”

Efendim? Haddini bil turuncu.

Herkes birşeye içecek.

Sıra ile.

“Hayata!”

“Benim kadar sürprizlerden nefret eden bir kadına hayatının sürprizini yaparak bugün bu şişeyi bizimle paylaşan insana. Bu şaraba. Bu geceye. Bu sürreel ana. Bu rüyaya.

………………

Nihayet!
Gün ışığı.

……………….
Uyanıyorum.