mektup (ipek böceği ile deniz kestanesinin maceraları)

geçen hafta bir mektup aldım.

hissini unutmuşum.

ele değişini, elde duruşunu…
elin yanının yazarken mütemadiyen kağıda sürtünmesini, mürekkebin bıraktığı izi, kağıdın katlanırken kırıldığı noktayı, zarfa koymayı…
pul yapıştırmak ve posta kutusuna atmak?
hmmm….

en muhteşemi…
bu ülkede posta kutunu açınca fatura ve reklam harici, el yazısı şeklinde vücuda gelmiş adını, adresini görmek?

harflerin, kelimelerin sana hitap ettiğini bilmek…

kutudan kutuya, oradan bir çantaya aktarılarak bir okyanus aştığının farkında olmak…

dijital ortamdan değil de, bir insanın kendi elinden, gözünden, kokusundan, hücrelerinden izler almak,

başka bir odanın, masanın tozu veya ekmek kırıntısı, belki bir damla çay veya kahve lekesi, belki bir duman nikotin, ne bileyim, eline bulaşmış parfümü?

sayfalarca…… size.

baştan çıkarıcı.

feci şekilde kışkırtıcı…

……………

klavye çocukları olduk. on parmak sahibi olup ta klavye üzerinde önünü aynı anda kullanmayı okulunda öğrenememiş bir insan olarak 8 parmakla son derece hızlı yazar hale geldim 20 senede. kalem hızım malesef beynimde ikamet eden multiple personality’lerin muhabbet hızına yetişemiyor. elim, bileğim…. yok, o kas gücü yok.
kafamdakiler çok hızlı konuşuyorlar; susturmak için en hızlı yol, söylediklerini aynen ekrana dökmek, tuşlara dokunarak.

olay kelimeler ise eğer… kalemimden çıkanlarla klavyemden çıkanlar arasında “şahsa özel” olması bakımından hiçbir fark yok aslında. çünkü bunları da şahsına yazıyorum, kalemle olanları da.
“dijital çağa girdik; herşey şahsiyetsiz, özelliksiz, cibiliyetsiz” laflarını ısrarla kabul etmiyorum yani ben.

aynı satırları, aynı anda başka 3 ila 300 kişiye atmıyorsam, sadece senin kutuna düşüyorsa senin adresinle, bu da benim için son derece “personal” bir yazışma örneği. bu şekilde aşık olmuşluğum var…. inanın!

ama kalemde başka bir sihir var, doğrudur. kalemde yaşanmışlık var. izler var. mürekkepte bir duygusallık, bir asalet, bir farklılık var. kağıttaki izlerde göze bambaşka bir hitap, bir doku, bir koku var… şanslıysanız onun kokusu hem de!

mektubun samimi olmayan yönleri de var elbet. tükenmezin silinmezini saymaz isek eğer, kelimeleri 2 kez düşünüyor, yazılıp ta beğenilmeyenleri çöp kutularına dosyalıyoruz.
bilgisayarın da geri tuşu çok ‘kullanışlı” elbet fakat mektubun kalıcılığından korkup yollanılmayan satırlara daha çok katkı payımız var.

e-mailler bir tuş kazasına kurban gidip yollanılmış olabiliyor (çaresizce ‘durdur şu lanet maili, durdurrrrrrr’ çığlıkları atanı biliyorum) fakat mektupta vazgeçebilme etabı o kadar çok ki… katlamada, zarfa koymada, pul yapıştırmada, postaneye gitmede sürekli bir ‘acaba’ taşıyıp, her etapta vazgeçmek mümkün.

iz bırakmayı sevdiğimiz kadar korkuyoruz da yani. zaman hukuku, aşk deklarasyonları mahkemelerde aleyhimize kullanılacak gibi abuk subuk bir çekingenlik….

kelimelerimizden çekindiğimiz kadar el yazımızdan da çekiniyoruz elbet. O kadar karakteri ele veresi var ki harflerin, karşı tarafın eline direkt cinayet delili bırakacağımızı düşünüyoruz sanki.
birbirine ilk defa yazmış hangi 2 insan yazısının ‘okunaksızlığı’ için bir girizgah döşememiştir ki en güzel harfleri ile!?

düz kağıda yazsam eğri mi gider?
eğri gitse, ilişkim zedelenir mi??
düz mü yazmalı, hafif yan yatık harflerimle mi?
acaba hangisi beni daha ince gösteriyor?

kağıt? düz beyaz. yok, çok iş mektubu. oldu olacak antetli kağıt seçeyim.
pembe? daha neler! 12 yasında kız çocuğu muyum?
Süslü, güllü, çerçeveli? hmmmm, maybe not!
fazla kasmış olurum bu etapta. onun için aldım sanır…
düz beyaz, o zaman. evet evet düz beyaz. en net, en temiz, en ‘çerçeveyi’ değil de ‘beni’ ortaya çıkaran.

şöyle afilli, kocaman kıvrak bir S harfi ile başlamalı, Sevgiliye….
hmm… abarttım mı?
yeni sayfa.
canımın içi…. bu da çok fazla belki.
yeni sayfa.
canım! doz ayarlayamama sendromu…
merhaba diye başlasam….. o da çok şahsiyetsiz.
yeni sayfa….

bakarsınız, bir ağaç, ufak bir orman geçmiş, siz samimiyet ve aşk dozunu ayarlayana kadar.

………………………………..

geçen hafta bir mektup aldım.

alacağımı bildiğim halde gafil avlandım. posta kutusundan masama yığılan tonla market, dükkan kuponu arasında göz kırptı bana beyaz bir zarf.

yollayan: adı yazılı değil.

alıcı: MGY.

bir pul… üzerinden geçmiş dijital bir postane damgası.

beyaz koltuğa baktım… her zaman oturduğum köşesine.
aniden nefes alamadığımı, oksijene ihtiyacım olduğunu hissettim.
bahçe kapısını aralayıp dışarı sıvıştım sessizlik için.
yavaşça zarfı yırttım. kağıtları elime aldım.
önlü, arkalı sayfalar….

sayfalar!!!

el yazısına baktım… kağıtlara dokundum.

zarfı elledim, önünü arkasını çevirdim……

sonra aniden herşeyi elimden bırakıp çıplak ayaklarımla çimlerin üzerine indim. yavaşça limon ağacına doğru yürüdüm…. uzunca bir süre bekledim altında derin nefesler alarak…

enfes sarıya bürünmüş birkaç limonu dallarından kopardım, hafifçe tozlarını üzerime sildim ve kokularını içime çektim.

bahçe masasına doğru yürüdüm ve tahta masanın üzerine bıraktım hepsini.

mektubu yeniden elime aldım.

okumaya başladım.

….